Iskât-ı Salât / Iskât-ı Savm PDF Yazdır e-Posta
hacilili tarafından yazıldı   
Salı, 30 Haziran 2009 15:11

 

Iskât-ı Salât / Iskât-ı Savm Meselesi : (Namaz ve Oruç Borcunun Zimmetten Düşürülmesi) :
 
Iskât, “sâkıt olmak, düşürmek,atmak” demektir.
Iskât-ı Salât ise, “Ölmüş bir kimsenin edâ etmeyip kazaya kalmış beş vakit farz namazları ile vitir namazlarının affedilmesi umuduyla fidye vererek zimmetten düşürülmesi için yapılan tasadduk işlemine” denir.
 
Meselenin daha iyi açıklanması ve anlaşılması için evvelâ şu sorunun cevabını aramak gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Iskât-ı Salât var mıdır? yapılması dînen câiz midir ? Bu işlemin ne şekilde ve kimler tarafından uygulamaya konulduğu da ayrıca bir tartışma konusudur. Çünkü Iskât-ı Salât ve Iskât-ı Savm meselesi Kur’ân, sünnet ve icmâda bulunmayıp, bazı âlimlerin kıyas yoluyla ve ihtiyat açısından ortaya attığı bir görüştür. Zira bu konuda yapılan rivayetlerde çeşitli isimler ve dönemler verilmektedir ki, muhtemelen hicrî II. asrın sonlarına doğru ortaya çıktığı görüşü ağırlıktadır. Biz bu ayrıntılara girmeden sadece mesele hakkında pratik ve özet bilgi vermekle yetineceğiz.
 
- Esas itibariyle mükellefe teklif edilen bütün ibadetler, kişisel yükümlülükler ve kulun üzerinde Allah’ın hakkı olduğu için kural olarak vekâlet ve ıskat kabul etmezler. Bundan dolayı islamın teklif ettiği bütün ibadetlerin özünü hafiflik, kolaylık ve güç yetirebilirlik ilkesi oluşturmaktadır. Allah Teâlâ bu kolaylık ve güç yetirebilirlik ilkesine, teklif ettiği bütün ibadetlerde riâyet etmiş, bundan dolayı da ibadetlerin sadece mükellef tarafından ve şartlarına uyularak ifâ edilmesini şart koşmuştur. 
 
İslam fıkıh kültüründe ibadetler mâlî, bedenî ve hem mâlî hem de bedenî olmak üzere üçlü bir ayrıma tâbî tutulur, her bir ibadetin zamanında ve kendi kuralları içinde bizzat mükellef tarafından ayrı ayrı ifâ edilmesi gerekir. Her ibadetin kendine has bir hikmet ve gâyesi olduğu için, hiçbir ibadet diğerinin yerine geçemez. Meselâ, bir kimse hayatta iken kesemediği kurban için iki rekat namaz kılamaz veya kılamadığı namaz için fidye veremez. Çünkü kılamadığı bu namazları kazâ etmesi imkan dahilindedir. Eğer kılamadığı namazları kazâ etmeden ölürse, Allah Teâlâ’nın o kuluna nasıl bir muamele ile karşılık vereceğini bilemeyiz. Dilerse başka hayırları ile telâfî eder, dilerse hiç bir sebebe bağlamadan hepten affeder, dilemezse niçin kılmadın diye azâb eder.
 
Nasıl ki hiç bir ibadet diğerinin yerine geçmiyorsa, aynı şekilde namaz, oruç gibi şahsî-bedenî ibadetlerin de bir başkası tarafaından diğer bir kimse için yapılması câiz değildir. Meselâ bir kimse hayatta iken namaz kılmaya üşense veya namaz kılmak zoruna gitse ve namaz borcunu ödemek için yoksul bir kimseye biraz para verse de kendisi için namaz kıldırsa, bu namaz aslâ kendi hânesine sevap olarak yazılmaz. Çünkü kendisinin bu namazı kılmaya kudreti ve imkanı vardır. Hüküm diğer ibadetlerde de böyledir.
 
İbadetlerin îfâsı ile ilgili genel prensip böyle olmakla beraber, Allah Teâlâ kullarına merhamet ederek zarûrî durumlarda istisnâî hükümler koymuş ve mükellefin o ibâdeti edâ etme kudreti bulunmadığı zamanlarda veya edâ ettiği takdirde büyük güçlüklerle karşılaştığı durumlarda, bazı ibadetlerin sonraya bırakılarak kazâ edilmesi veya başka cinsten diğer bir ibadetle telâfi edilmesine imkan ve kolaylık tanımıştır. Meselâ, yolculuk esnasında zorluk ve meşekkat bulunduğundan dolayı orucu tutmayıp evine döndüğünde kazâ etmesi veya unutma, uyuma gibi sebeplerle kılamadığı namazı uyanınca veya hatırlayınca kazâ etmesi, hayız,nifas ve lohusalık dönemlerinde kadınların namazdan muaf tutulması, orucu ise normale dönüp temizlendikten sonra kazâ etmeleri gibi hükümler bu meseleye verebileceğimiz en bâriz örneklerdir.
Oruç tutmaya güç yetiremeyenler, hastalar, yaşlılar ve oruç tuttuğunda hastalığı artan veya tedavi ve iyileşmesi geciken kimselerin, tutamadıkları oruç yerine fidye vermeleri de istisnâî bir hükümdür. Kur’ân-ı Kerimde :
 
أَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ أَيَّامٍ أُخَرَ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ
  “Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir[1]buyurularak, orucun bu istisnâî hükümler içinde yer aldığı beyan edilmiştir.
 
Fakat zamanımızda ıskât usûlünün uygulanış şekli göz önüne alındığında, vefaat eden kimsenin oniki yaşından itibaren başlayarak, vefaat ettiği tarihe kadar olan yaşı hesap edilip, edâ edemediği namaz, oruç, zekat, hac, kurban ve diğer mâlî keffaretler gibi bütün ibadet borçlarının fidye ile ıskât edilebileciği düşüncesinin islamın ruhuna uygun düşmediği ve netice itibariyle islam alimlerinin sert eleştirilerine mâruz kaldığı görülür.
    
Halbuki herhangi bir sebepten dolayı vaktinde kılınamayan ve böylelikle mükellefin zimmetine borç olarak geçmiş bulunan namazların ve vaktinde tutulamayan oruçların zimmetten düşürülmesinin yegane yolu kazâ etmek yani geçirmiş olduğu namazları kazâ niyyetiyle, kılmak, oruçları da kazâ niyetiyle tutmaktır. Namazın ve orucun bundan başka zimmetten düşürülmesinin meşrû bir yolu ve yöntemi yoktur. Bunun haricinde uygulanacak olan yöntemler, mükellefi rehavete ve vurdumduymazlığa sürükleyecek ve ibadetlerinde ihmalkârlığa sebebiyet verecektir. Namaz borcu sadece kazâ etmekle ödenirken, acziyet nedeniyle tutulamayan oruç, zekat ve kurban gibi ibadetlerde de mükellefin fidyesini hayatta iken vermesi ve çeşitli istirmar ve sû-i istiğmallere sebebiyet vermemesi gerekmektedir. Yoksa öldükten sonra vârislerinin ödeyeceği fidye veya verecekleri sadakalar kendisi için ne derece faydalı olur onu Allah bilir. Zira Allah Teâlâ :
 وَاَنْ لَيْسَ لِِْلإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعِى 
İnsan için ancak kendi çalıştığı vardır"  [2] buyurmuştur.
 
Özet olarak söylemek gerekirse :
 
Iskât-ı SalâtveIskât-ı savm, “Edille-i Şer’iyye” denilen kitap, sünnet, icmâ ve sahabe kavli gibi şer’î delillerin hiç birine dayanmadığı gibi, sağlam bir kıyasa da dayanmaz. Öyleyse İskât-ı savm ve Iskât-ı salât’a meşrûiyet kılıfı giydirmek, dînin açık delillerine göz yummak anlamına gelir. Bu tür bir uygulama müslümanları gevşeklik, rehâvet ve ihmâle sevkedeceğinden dolayı, özellikle din görevlisi ve dîni tebliğ etme statüsünde bulunan kimseler tarafından çok iyi anlatılmalı, müslüman halk tarafından da bu tür şeylere tevessül edilmemelidir. Kişi elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar ibadet etmekle yükümlü tutulmuş, gücünü aşan durumlarda ise Allah Teâlâ kimseyi sorumlu tutmamıştır. Sorumluluğunun bilincinde olan her müslüman dînin özüne sâdık kalmalı, dînin yozlaştırılmasına aslâ önayak olmamalı, dîni yozlaştırmak isteyenlere de kesinlikle izin vermemelidir. 
 
Hayatta iken namaz kılan ve oruç tutan birirsinin hiçbir namazı ve orucu kabul olunmamış ihtimâliyle Iskât-ı Salât ve Iskât-ı Savm hesabı yapmaya oturulamaz. Bu tür bir uygulama bid’attir ve daha büyük bid’atlere kapı açmaya vesîle olur. Ölen kimsenin yakınlarının mevtânın ruhuna bağışlamak için maddî-mânevî bir şeyler yapıp ölen yakının ruhûna göndermesi ve mevtânın da bundan Allah Teâlâ’ın dilediği kadar fayda ve mükâfat görmesi beklenebilir. Ama bu niyet islamın ruhuna ve ibadet anlayışına ters düşmeyecek ve dînin genel ölçülerini aşmayacak bir biçimde yapılmalıdır. Zira Allah Teâlâ, göstermiş olduğu ölçülerin çarpıtılması sonucunda oluşan şekilde değil, kendi tavsiye ettiği ölçülere göre hareket edilmesini ister ki, ölülerin arkasından yapılan Iskat ve Devir işlemleri, Allah Teâlâ’nın göstermiş olduğu ölçüleri çarpıtmaktır.  
 
Böyle bir uygulamanın halk arasında hızla yaygınlaşmasının ibadetler açısından zengin-fâkir arasında bir ayrımcılığa sebebiyet verdiği de gözden uzak tutulmamalıdır. Zira sözü edilen uygulamaya göre sadece maddî imkanı elverişli olan zenginler vefaat eden yakınlarının büyük meblağlar tutan fidye borcunu ödeme imkanı bulacak, fakir ve yoksullar ise bu imkandan mahrum kalacak ve borçlu olarak Allah Teâlâ’nın huzuruna varacaklar. İşte bu ayrımın yol açtığı sıkıntıdan dolayı hicrî IV. (milâdî X.) yüzyılın sonlarından itibaren devir işlemi gündeme gelmiş ve bunun da câiz görülmesiyle zengin ile fakir arasındaki fark giderilmeye çalışılmıştır.


[1] - Bakara 184
[2] - Necm 39
Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yazın
Yorum ekleyebilmeniz için giriş yapmanız gerekiyor. Henüz bir hesabınız yoksa lütfen kayıt olun.

busy
Son Güncelleme: Salı, 30 Haziran 2009 15:44